BİR MASAL YAZ: PARLAK YÜREKLİ DELİKANLI

BİR MASAL YAZ: PARLAK YÜREKLİ DELİKANLI
BİR MASAL YAZ: PARLAK YÜREKLİ DELİKANLI

Nice yıllar önce, çok çok uzaklarda korkunç bir dev yaşarmış. Boyu yüce dağlar, kükremesi on aslanınki kadarmış. Tepesini bulutların örttüğü uzun mu uzun, büyük mü büyük bir de kalesi varmış. Yanından kocaman bir şelale akar da gidermiş. Akıntısına kapılan bir daha görünmezmiş. Kalenin diğer yanında ise sivri, karanlık kayalarla dolu bir uçurum varmış. İçine düşen ya kayalara çarpar, ya da uçurumun dibindeki devasa kara ayıya yem olurmuş.

Dev yüzyıllarca kalesinde uyur, uyanınca da dışarı çıkarak yakınlardaki köyleri yakıp yıkar, köylülerin hazinelerine el koyarmış. Ancak bu devin en kıymetli hazinesi, yıllar önce bir saraydan kaçırdığı güzeller güzeli altın saçlı, elmas gözlü, yakut dudaklı prensesmiş. Dev prensesi en güvenli odasında kilitler, bazen yanına gidip altın saçlarından teller koparıp yüreğine sararmış. Böylece gri taştan yüreği bir müddet durulur, uykuya dalarmış.  Zavallı güzel prenses kaçmayı çok denemiş ama devin gözü hep üzerindeymiş. Çaresiz yıllarını yardım bekleyerek geçiriyormuş.

Bu arada prensesin babası kral, evlat acısıyla bir kor gibi yanıp tutuşuyor, geceleri uyuyamıyor, gündüzleri yiyemiyormuş. Zamanla iyice güçsüz düşmüş. Gözleri ağlamaktan kör olmuş. Nice yiğitleri, savaşçıları kızını getirmeleri için devin kalesine yollamış. Kimi şelalenin akıntısında su olmuş, kimi sivri taşlara mıhlanıp kalmış, kimiyse devasa siyah ayının yemeği olmuş. Kaleye sadece çok az kişi girmeyi başarmış ve kralın gönderdiği zümrütleri, incileri ve değerli taşları deve sunup prensesi vermesini istemişler. Dev bütün bu taşları aç gözlülükle yemiş, gelen savaşçılarıysa tek tek öldürmüş.  Devin gri taştan kalbi ise yediği incilerle, altınlarla daha çok kararıyor, yediği altınlar ona yetmiyormuş. Yiyecek altın bulamayınca da çıldırıyor, kükrüyor, ağaçları söküp kayaları kırıyor, en sonunda da soluğu prensesin odasında alıyormuş. Altın saçlarını yüreğine sarıp sakinleşiyormuş.

Taş yürekli dev ve altın saçlı prensesin hikâyesi, ülkenin dört bir yanına dağılmış. Bir sürü genç, prensesi kurtarmak için gönüllü olmuş ama nafile. Kimse geri dönememiş.

Bir gün kralın adamları köylerden bir köye prensesi kurtaracak yiğitler arandığını duyurmuşlar. Çiftçinin oğlu delikanlı, meydana toplanan insanlarla birlikte duyuruyu dinlemiş. Askerler prensesin resmini gösterince, delikanlının kalbi kıpkırmızı olmuş. Aşkla çarpmaya başlamış. Öyle ki sesini duyabiliyormuş bile. Hemen askerlerin arasına dalmış:

“-Ben prensesi kurtarmak için gönüllü olmak istiyorum!” diye bağırmış.

Askerler sefil elbiselerin içindeki sıska delikanlıya bakmışlar. Hiçbiri bu görevi başarabileceğini düşünmüyormuş. Yine de onu kabul etmişler.

“-Pekâlâ delikanlı. Madem sen kendine güveniyorsun, öyle olsun bakalım,” diyerek delikanlıyı daraya götürmüşler. Delikanlı kralın odasına girdiği anda kalbindeki aşkın ısısı odayı bir anda sıcacık yapmış. Kral hem korkmuş hem de heyecanlanmış. Usulca “Yaklaş…” diye fısıldamış delikanlıya. Delikanlı yaklaşmış ve kralın tam karşısında durmuş. Onun kör haline çok acımış ve saçlarını koparıp kralın gözlerine sürmüş. Kral daha ne olduğunu anlamadan gözleri açılıvermiş! Vezirler ve muhafızlar dillerini yutmuş gibi tek kelime edemeden kalakalmışlar. Kral hayretler içerisinde delikanlıya bakmış, bakmış… En sonunda “O…” diyebilmiş. “Bu o… Eminim bundan, bu delikanlı kızımı bana getirebilecek tek kişi…” Vezirler hep bir ağızdan, “Çok doğru kralım. Bu delikanlı çok özel biri!” diye bağırmışlar. Kral heyecandan titreyerek delikanlıya zırh ve deve vermesi için mücevherler getirtmiş. “Hayır,” demiş delikanlı. “Kralım, eminim ki bunlara ihtiyacım olmadan kızınızı kurtarabilirim.” Herkes buna itiraz etse de, delikanlı yanına tek bir bıçak dahi almadan yola şıkmış.

Az gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş. Devin kalesine yaklaştıkça aşkı büyümüş, yüreği daha da kızarmış. En sonunda devin kalesini görmüş. Prensese hemen kavuşabilmek için hiç dinlenmemiş, gözüne tek damla uyku girmemiş olan delikanlı, gecenin karanlığında önünü görmeden, ilk bulduğu yere kendini atıp uykuya dalmış. Zavallı delikanlı sivri taşlarla dolu uçurumun hemen yanında uyuduğundan habersiz, düşlerinde prensesi görüyormuş. Yol boyunca onu izlemiş olan kargalardan da bihabermiş. Aslında devin gözcüleri olan kargalar, delikanlı uyur uyumaz hemen deve haber vermişler. Zaten uzun zamandır prensesin altın saçıyla dinlenmemiş olan devin gri taş yüreği, sinirden kapkara kesilmiş. Çok sinirlenmiş ve bütün ülkeyi sarsacak, korkunç bir biçimde kükremiş.

İşte ne olmuşsa o zaman olmuş. Yer gök titremiş, ağaçlar sallanmış. Delikanlı aniden uyanınca sarsılarak uçurumdan aşağı düşmüş. Neyse ki birkaç çırpı dala tutunmayı başarmış. Diğer savaşçıların zırhları ve yanlarında getirdikleri mücevherler çok ağır olduğu için dallar onları taşıyamayarak kırılmışlar. Ama delikanlı yanında hiçbir şey getirmediği için dala tutunmayı başarmış. Kendini yavaşça yassı bir kaya çıkıntısına atmış. Çaresizce doğrulup etrafa bakan delikanlı, karanlığın içinden kendine doğru gelen bir karaltı fark etmiş. Biraz gerilemiş ama az kalsın kayadan düşüyormuş. Karaltı iyice yaklaşınca onun hayatında gördüğü en büyük ayı olduğunu görmüş. Simsiyah postu geceye karışıyormuş ve cam gibi gözleri, etrafta tek parlak şeymiş. Dalga geçercesine gülmüş:

“-Buralarda ne işin var senin ey fakir insanoğlu!” diye bağırmış.

Delikanlı, ayının sıcak nefesini yüzünde hissetmiş ama korkmamış. Bu koca ayı prensese kavuşmasını engelleyemezmiş. Cesaret, onun kırmızı yüreğini parlatmış. Artık yüreği kıpkırmızı parlıyormuş.

“-Ben prensesi kurtarmaya geldim!” diye bağırmış ayıya.

O anda birdenbire parlayan yüreği, göğsünden dışarı kırmızı ışıklar saçarak ayının gözlerini kamaştırmış. Ayı, hayatında ilk defa korkmuş ve kükremiş. Kendini ışıktan saklamaya çalışmış. En sonunda seslenmiş:

“-Bu ışığın beni engelleyebileceğini mi zannediyorsun? Senden on kat daha büyük v güçlüyüm! Buradan bir bedel ödemeden çıkamayacaksın!”

Delikanlı ayının haklı olduğunu biliyormuş. Bahsettiği bedelin canı olduğunu da… Sonra tüm cesaretini toplayıp seslenmiş:

“-Ey koca ayı! Ben sana bir gözümü vereyim, sen de benim buradan çıkmama yardım et!”

Gözü kırmızı ışığa alışan ayı durup düşünmüş. “Bu adem oğlunun çok güçlü özellikleri var. Belki gözünü alırsam ben de bu özelliklere sahip olabilirim.” demiş kendi kendine.

“-Anlaştık!” diye seslenmiş.

Bunun üzerine delikanlı tek gözünü çıkartıp ayıya vermiş. Ayı, gözü kendine takar takmaz önce küçülmüş, küçülmüş, küçülmüş. Sonra bembeyaz kesilmiş. Kanatları çıkmış ve göz kamaştırıcı bir güvercine dönüşmüş! Gülümseyerek:

“-Ey adem oğlu! Senin içindeki iyilik ve sevgi beni bile çözebildi. Sana söz verdiğim gibi buradan çıkmana yardım edeceğim. Hemen arkandaki duvar aslında bir geçittir. Devin salonuna açılır. Oradan kaleye gidebilirsin. Sana iyi şanslar!” diyerek uçup geceye karışmış.

İyice heyecanlanan delikanlı, prensese kavuşmanın hayaliyle kaya kapıyı ittirmiş. Önünde meşalelerle aydınlatılmış uzayıp giden bir geçit varmış. Derin bir nefes alıp içeri girmiş. Yürümüş, yürümüş, yürümüş… Sabahın ilk ışıkları kalenin etrafını aydınlatmaya başladığı zaman bir kapı görmüş. İhtiyatla gidip kapıyı açmış. Bir de ne görsün! Koca dev biraz ilerisinde oturmuş bekliyormuş. Kapının sesiyle delikanlıya bakan dev çok şaşırmış. Çünkü o, gencin tıpkı diğerleri gibi ön kapıdan gireceğini sanıyormuş. Oysa delikanlının geldiği gizli geçidi yalnızca sağ kolu dev kara ayı biliyormuş. Apar topar ayağa kalkmış ve şaşkınlığını üzerinden atmaya çalışmış. Sonra bütün kaleyi sarsan şiddette bir kahkaha patlatmış:

“-Seni aptal insan! Tek gözün yok, saçların yolunmuş ve ne zırhın ne de kılıcın var! Beni nasıl alt etmeyi planlıyorsun?”

İşte o zaman delikanlı devin siyah taş yüreğini görmüş ve anlamış… Gülümsemiş:

“-İşte bununla!” diye bağırıp acılar içinde kendi yüreğini söküp deve fırlatmış.

İlk defa bu kadar güzel bir mücevher gören dev, kendisine doğru gelen parlak yüreğin büyüsüne kapılmış ve yerinden bile kıpırdayamamış. Delikanlının yüreği devin tam göğsüne isabet etmiş. Birden bütün diyarı devin çığlığı ve kara taş yüreğin çatırtıları doldurmuş. Ardından tüm saray, devle birlikte bembeyaz bir ışığa dönüşüp kaybolmuş. Geriye sadece şaşkın ve dolu gözlerle yere bakan prenses ve yüzündeki donuk gülümsemesiyle yerde yatan delikanlının bedeni kalmış…

 Ayla Nur BİLGİLİ

1 yorum

  1. Masal yazmak çok zor bir iş. Hayal gücü gerekli. Herkes masal yazamaz yani. Bana bir masal anlat, bir masal yaz diyen kişinin beklentileri vardır. Hayaller dünyasında gezmek ister. Gezerken de hoşnut olmaktır amacı.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.