Atatürk’ün Sanata Verdiği Önem

Türkiye Cumhuriyeti, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları tarafından, büyük bir özveri ve eksiksiz bir ekip çalışması ile dayanışma içerisinde kurulmuştur. Kim düşünürlere göre bu durum, Atatürk’ün, dünyada başka hiçbir devrimcinin girişemeyeceği boyutta değişimleri inanılmaz kısa sürede yaşama geçirmesindeki en önemli etkendir. Cumhuriyetin başarısı ve kalıcılığı için bilim, teknoloji, kültür ve sanat başta olmak üzere önemli yeniliklere gerek duyulmuştur. Atatürk’ün sanata verdiği önem de bu düşünceye olan inancından kaynaklanmaktadır.

Atatürk, genç cumhuriyetimizin bilim insanı, öğretmen, mühendis ve sanatçı yetiştirmesi için önemli yeniliklere imza atmıştır. Eğitim kurumlarının açılması,  sanat ortamlarının yaygınlaşması için yurt dışına bilim ve sanat insanları göndermiş, modern sanatın ülkemizdeki gelişimini hızlandırmıştır. Resim tarihimize geçen bir çok ressam, ilk zamanlarında devlet tarafından Avrupa’ya gönderilmiştir.

Atatürk, hayatı boyunca sanata ve sanatçıya yakınlığını her fırsatta en açık şekilde ortaya koymuştur. 1919’da Ankara’da yerleştiği bağ köşkünün oturma odasında Molteke’nin alçıdan bir büstü ve Bonaparte’ın aynı büyüklükte yarım bir heykeli vardır. Kendisi cephede bile her fırsatta Alphonse Daudet, Rousseau ve Tevfik Fikret gibi birçok Türk ve yabancı yazarı okuyacak kadar kendini edebiyatla ve kitaplarla geliştirmeye açık tutmuştur.

Sürekli olarak kütüphanesi ve ansiklopedileri, dil kitapları ile kendini geliştirmesi ve dansı ve sohbeti sevmesi onu bir yaşam aktörü haline getirmektedir. Paris, Berlin, Viyana ve Sofia’da bulunmuş olmak, ileri uygar toplumların yaşayış stilini yakından görmek bir tarafa, Atamazın zarif giyim tarzı ve davranışları ünlü modacıları her zaman şaşkınlığa uğratmıştır. Atatürk, batı ülkelerinin önemli sanat ve felsefe anlayışlarına her zaman ilgi duymuştur. Örneğin, Alman şehirci Jantsen’i getirterek Ankara’ya çağdaş bir görünüm kazandırmayı amaçlamıştır.

Atatürk’ün Sanatçıya Verdiği Önem

Atatürk, Cumhuriyet’in ilanından önce, 1 Mart 1923’de bu konuda hedeflerini ortaya koymuştur: “Vatanın önemli merkezlerinde modern kitaplıklar, konservatuvarlar, müzeler, güzel sanatlar sergileri kurmak, bütün ülkeyi basımevleri ile donatmak”.  

Bu önemli karar lafta kalmadı ve uygulamaya hemen geçildi. Sonucunda da 1923’de Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi kuruldu, bunu Antalya, Bursa ve Edirne Arkeoloji müzeleri izledi. 1 Nisan 1924, Topkapı Sarayı eşyaları ile müzeye çevrildi. 24 Kasım 1934’de Ayasofya, 1925’de Eski Şark Eserleri Müzesi, 1926’da Konya Mevlana, Tokat, Amasra ve Sinop Müzeleri, 1927’de İslam Eserleri Müzesi, İzmir, Sivas, 1929’da Kayseri, 1931’de Afyon Müzesi, 1934’de Efes, Diyarbakır, 1935’de Manisa, Silifke, Isparta, 1937’de Dolmabahçe Sarayı’nın bir bölümü Resim ve Heykel Müzesi olarak düzenlendi.

Atatürk, birçok ressamla tanışmış ve onlarla yakın dostluklar kurmuştur. “Büyük Sanatçı” olarak nitelediği İbrahim Çallı’yı defalarca sofrasına davet etmiştir. Mihri Müşfik Hanım ise, en sevdiği portresini yapan ressamdır.

M. Kemal sanatçının neyi nasıl yapması veya yapmaması konusunda hiçbir baskı veya tavır koymaz. Onun kafasındaki sanatçı, tabii ki dokunulmazlığı olan ve her şeyden önce özgür olan bir yapıdadır. Bir istisna anektodu ise şudur: Bir Yunanlı’nın göğsüne süngüsünü saplayan Mehmetçik’i betimleyen bir tablonun kendisine gönderilmesi üzerine “Kapatın ve kaldırın şunu… Ne iğrenç bir manzara, gönderenin şaşarım aklı perişanına” diye tepki gösterir.

O bir sanat eserinin bile uluslararası dostluklara ve barış kavramına karşı gelmesine müsamaha gösteremeyecek kadar temiz ve tutarlı bir çizgide kalacaktır.  Cumhuriyet’in 10. Yılı’nda Anadolu’ya “Yurt Gezileri” adı altında ressamlar gönderilir. Yapılan resimler, Ulus’ta 1947 yılında yanan Eski Maarif Vekaleti binasının çatı katında “Türk İnkılap Sergisi” adı altında sergilenir. Açılışı bizzat kendi yapar. Saatlerce sergide kalır. Tüm resimleri dikkatle inceler. Sergide Çallı İbrahim de vardır. O’na “Efe hiç böyle örtü üzerine oturur mu” ya da “Nerede bu üçünün (efelerin) atları?” gibi sorular yöneltir. Aslında sanatçıların işlerine hiç karışmaz. Amaç, onların şevkle çalışmasıdır. Sergilerdeki yapıtların alınması için çevresine önerilerde bulunur.

O’nun yarattığı yeni Ankara, sanatçıların uğrağı olur ve sonunda 1929’lardan bu yana bu yeni bozkır kentine yerleşmeye başlarlar. Atölyelerin harıl harıl çalıştığı görülür. Yabancı heykelciler de çağrılır. Yarışmalar düzenlenir. Binalara sanat yapıtları girmeye başlar. Cadde ve meydanların heykellerle donandığı görülür. Sanat eserleri için bütçeden ayrılan pay artırılmıştır.

Atatürk, tiyatro, müzik, Karagöz, halkoyunları gibi güzel sanatların bütün alanlarıyla yakından ilgilenmiştir. Tiyatroya ve sinemaya verdiği önem de son nefesini verdiği yıla kadar hep gündeminde kalmıştır. Muhsin Ertuğrul, Bedia Muvahhit gibi isimlerin birçok oyununu takip eden Atatürk, sinemanın da parlak geleceğini keskin zekâsıyla en başında tespit etmiştir:

“Sinema, dünyanın en uzak köşelerinde oturan insanların birbirlerini tanımalarını, sevmelerini temin edecektir. Sinema, insanlar arasındaki görüş ve düşünüş farklarını silecek; insanlık idealinin tahakkukuna en büyük yardımı yapacaktır. Sinemaya layık olduğu ehemmiyeti vermeliyiz…”

Cumhuriyet’in kurulduğu yıl, 1923’de Bursa’da yaptığı bir konuşmada, kelimelerin üstüne basa basa heykelin ülkenin sanatla olan ilişkisindeki yerini vurgulamış, dinimizin canlı tasvir yapmaya ve heykel dikmeye karşı olduğunu öne sürenlerin yanılgı içinde bulunduğunu vurgulamıştır:

“Dünyada uygar, ileri ve olgun olmak isteyen herhangi bir ulus, mutlaka heykel yapacak ve heykeltraş yetiştirecektir. Anıtların şuraya buraya tarihi anılar olarak dikilmesinin dine aykırı olduğunu iddia edenler, din hükümlerini gerektiği gibi araştırıp incelememiş olanlardır. Bir ulus ki resim yapmaz, bir ulus ki heykel yapmaz, fennin gerektirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli o ulusun ilerleme yolunda yeri yoktur. Halbuki ulusumuz, gerçek araçlarıyla ve ileri olmaya layıktır ve olacaktır”

tezini büyük bir ustalık ve ciddiyetle ortaya koyan Atatürk, düşünce hareketlerini sistemleştirmiş ve sanatı başlıca görevleri arasına almıştır.

Özellikle Hasan Âli Yücel’in bakanlığı döneminde eğitimde birçok hamle yapıldı. 17 Nisan 1940’da Köy Enstitüleri Yasası devreye girdi. Ülke, 21 eğitim bölgesine ayrıldı ve biner öğrencilik yatakhaneli, eğitim, kültür ve sporu ön plana çıkaran aydınlık siteleri kurulmuş oldu. Köy Enstitüleri ve Halkevleri genç Cumhuriyet’in yüz akı oldular. Edebiyat, resim, folklor, el işleri ve her türlü sanatsal faaliyet yurdun her noktasından başlayarak vatandaşların buluşup beraberce kendilerini geliştirebildikleri kültürel kozalar haline geldi.

Atatürk’ün sanata verdiği önem ve sanatçıya karşı duyduğu saygı, onun şu sözlerinden daha iyi anlaşılacaktır:

“Efendiler, herkes mebus olabilir, başvekil olabilir ve hatta reisi cumhur olabilir ama sanatkar olamaz, sanatkar el öpmez, eli öpülür”
“Sanatkar, cemiyette uzun ceht ve gayretlerden sonra alnında ışığı ilk hissedendir” ve “Sanattan uzaklaşmış bir toplumun en önemli hayat damarlarından biri kopmuştur” 

Kaynak: beyazegitim.com/ataturkun-sanata-verdigi-onem

Comments
  1. sena
    • Helin Tatlısu
  2. Emrah
  3. eda
  4. sena
    • Tamer
      • Sanatçı
  5. Necla
  6. Zeynep
  7. İsim (gerekli)
    • Türkan
  8. Sabiha

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.