Alzheimer Hastalığında ve Beslenme

Alzheimer hastalığında beslenme önlemleri
Alzheimer hastalığı (AH) kendisini bellek bozuklukları ve soyut düşünmede güçlük ile göstermeye başlar. Beyin lezyonları yayıldıkça, kognitif bozukluklar gittikçe kötüleşir ve oryantasyon ve davranış sorunları, bağımlılık ve yeme bozuklukları belirir. Kilo kaybı, klinik pratik ve birçok çalışmada gösterildiği gibi, Alzheimer tipi demanslı hastalarda sık olarak izlenen bir beslenme sorunudur. Beslenme sorunları olabilse de bunlar sadece bu hastalığın neden olduğu bir sonuç gibi görülmemelidir: aslında beslenme, kognitif işlevler ve davranışı etkiliyor gibi görünmektedir. Birçok çalışma kognitif işlev bozuklukları ile vitamin (başlıca, B grubu vitaminler, bunların metabolizması ile ilgili ürünler ve antioksidan vitaminler), kolesterol ve yağ asidi tüketimi ve toplam enerji alımı arasında bir ilişki olduğunu bildirmektedir. Tablo 11.1, 2002’de yayımlanan en dikkate değer çalışmaları özetlemektedir.

Bir devamlılık

Alzheimer tipi demans, bellek kliniklerinin çoğalması, nöropsikolojik değerlendirmenin hassasiyetinin artması ve günümüzde oldukça bilgi sahibi olan hekimlerin artan ilgisi sayesinde daha da erken teşhis edilmektedir.

Yaşlı bireyin, özellikle de anormallik sınırında olanların (testlerde bir yada iki standart sapma) kognitif ve özellikle de bellek problemlerini tanımlamak için çeşitli nozolojik platformlar mevcuttur. En sık kullanılan ise hafif kognitif bozukluktur (HKB). Bu, normal değerler içinde olan ve gündelik hayata işlevsel etkisi olmayan bir bellek ya da dikkat şikayeti ile birlikteki objektif bir kognitif bozukluktur. Prospektif çalışmalar her yıl bu hastalarının %12-15’inin AH’ye ilerlediklerini göstermiştir.

Süregelen birçok çalışma, hangi HKB hastalarının AH geliştirme riski taşıdıklarını saptamayı ve erken formların tanımlanmasını hedeflemektedir.

Bunun ötesinde yakın dönem çalışmalar, 75 yaşın üstünde, bellek şikayetleri nedeniyle tıbbi tavsiye isteyenlerde AH geliştirme riskinin daha fazla olduğu göstermiştir. Böylelikle kognitif şikayetler, HKB ve AH arasında bir devamlılık var gibi görünmektedir.

Aslında, patofizyolojik mekanizmaların klinik bulgulara yol açması 10 yıldan fazla zaman alacaktır. Bu nedenle, önleme stratejileri planlamak için zaman vardır; bunlar arasında beslenme, günümüzde özellikle ilgi çekmektedir.

Beslenme ve AH araştırmaların altında yatan teori serbest radikallerle ilişkilidir. Serbest radikallerin yarattığı hasarı takiben çoklu doymamış membran yağ asitlerinin peroksidasyonu (polyunsaturated fatty acids (PUFA)), beyin bozukluğuyla ilişkili olabilir ve enzim aktivitesi, transfer işlevleri, reseptör-ligand etkileşimleri ve iki katmanlı membran lipid asimetrisinin kaybı ve dolayısıyla da membran akışkanlığında değişikliklere yol açıyor olabilir. Bu gibi değişiklikler iyon kanalları ve nörotransmiterin taşınmasını bozabilir ve böylece de beyindeki fonksiyon bozukluğunun altında yatan bir neden olabilir.

Beslenme aracılığıyla önleyicilik olasılığının kapısını açan bir diğer unsur da vasküler belirleyicilerdir. Aslında, AH ve vasküler lezyonlar şanstan daha öte birbirleriyle ilişkili bulunmaktadır. Koroner hastalıklardan ölmüş demanssız hastaların beyinlerinin, diğer nedenlerden ölen hastalarınkine kıyasla daha fazla senil plak içerdiği saptanmıştır.1 Oldukça yeni çalışmalar, homosisteini, mikrovasküler lezyonlar aracılığıyla olası bir AH risk faktörü olarak işin içine karıştırmaktadır. Bunun dışında arteriyel hipertansiyon, diyabet ve hiperkolesterolemi sadece vasküler demansın değil aynı zamanda AH’nin de risk faktörleridir.

Bu çalışma öncelikle oksidatif stres, beslenme ve AH arasında ve daha sonra da vasküler risk faktörleri, beslenme ve AH arasındaki ilişkileri, her iki sürecin birbirleriye bağlantılı olduğunu göz önünde bulundurarak değerlendirecektir.

Oksidatif stresin rolü

Oksidatif stres, kalori alımı ve yağ asitleri

Pek çok hayvan modelinde hayat beklentisi, kısıtlama olmaksızın beslenen kontrol gruplarına kıyasla düşük kalori alımlı gruplarda anlamlı olarak daha yüksek olarak bulunmuştur. Bu nedenle bazı ekipler kalori alımı ve AH arasında olası bir bağlantı sorusunu ortaya atmıştır.

Luchsinger ve arkadaşları2 980 yaşlı kişiyi (yaş ortalaması 75.3 yıl, %67 kadın) ortalama 4 yıl boyunca takip etmiştir. Toplam günlük kalori alımı ile karbonhidrat, protein ve yağ alımlarıyla ilgili veriler yarı-kantitatif bir yiyecek frekansı anketiyle toplanmıştır. Deneklerin yüzde yirmi sekizi apolipoprotein E epsilon4 alleli (ApoE4) için homo yada heterozigottur. İzlem sırasında 242 AH vakası teşhis edilmiştir (yıllık insidans %6). Kalori alımı en yüksek çeyrek içinde olan hastalar, en düşük çeyrektekilere oranla daha yüksek AH riski taşımaktadır (OR 1.5; Cl 1.0,2.2). ApoE4 deneklerinde odd oranı 2.3’tür ( Cl 1.1, 4.7). Popülasyonun bütününde yağ alımı anlamlı bir risk faktörü olarak belirmemiştir. Buna karşın ApoE4 hastalarında yağ alımı, en düşük çeyrek grupla karşılaştırıldığında, en yüksek çeyrek grubunda 2.3’lük odd oranı (Cl 1.1, 4.9) ile AH için bir risk faktörüdür.

Otsuka ve arkadaşları3 AH’li (27 hasta), vasküler demanslı (15 hasta) ve yaş uyumlu 49 kontrol deneğinde gıda alımını incelemiştir. İki hasta grubunun kontrollere kıyasla daha fazla enerji alımı vardır: AH hastaları için + %25; vasküler demanslılar için +%35. Her iki grupta da, kontrollere kıyasla, erkeklerde daha fazla n-6 PUFA ve kadınlarda daha az n-3 PUFA alımı vardır. Yazarların görüşü, bu gözlemlerin (bir durumda aşırı n-6 PUFA, diğerinde ise n-3 PUFA eksikliği) mikrovasküler yapıda kronik enflamasyon ve endotelyal disfonksiyona neden olabileceğidir. Bu nedenle, teorik olarak, daha dengeli bir yağ asidi alımı demansı önlemeye yardımcı olabilir.

Benzer olarak, Rotterdam çalışmasında, toplam yağ asidi alımındaki artış (RR 2.4; Cl 1.1, 5.2), doymuş yağ asidi alımındaki artış gibi (RR1.9; Cl 0.9, 3.2)4 demans için bir risk faktörü olarak görünmektedir. N-3 doymamış yağ asitlerinin önemli bir kaynağı olan balık tüketimindeki artış, demans riskini azaltmıştır (RR 0.4; Cl 0.2, 0.9). Benzer sonuçlar PAQUID çalışmasında5 da gözlenmiştir ve Zutphen çalışmasında balık tüketimindeki artış, kognitif fonksiyonlardaki azalmayla ters orantılı olma eğilimindedir (RR 0.5; Cl 0.2, 1.2).6

Pratico ve arkadaşları7 50 AH’li, 30 HKB’li olarak sınıflandırılmış hasta ve 40 kontrolde, plazma, idrar ve beyin omurilik sıvısı (BOS) izoprostan (yağ peroksidasyonunun spesifik bir işaretleyicisi) düzeylerini çalışmıştır. İdrar izoprostan düzeyi AH hastalarında kontrollere kıyasla anlamlı olarak daha yüksektir (4.6’ya karşılık 1.5 mg., P < 0.001) ama kontrollere kıyasla HKB hastalarında da daha yüksektir (3. 6’ya karşılık 1.5 mg., P < 0.001). AH ve HKB’liler arasında idrar izoprostan da anlamlı olarak farklıdır ( P < 0.01). Benzer farklılıklar AH ve HKB’lilerin (0.61’e karşılık 0.44 mg., P < 0.03) ve HKB’liler ile kontrollerin (0.44’e karşılık 0.19 mg., P < 0.001) plazma konsantrasyonları arasında da saptanmıştır. Aynı korelasyonlar BOS’ta da bulunmuştur. Bu çalışma, biyolojik seviyede, AH hastaları ve aynı zamanda HKB’de de oksidatif stresin arttığını göstermektedir. HKB-AH’nin nozolojik devamlılığını kabul edersek, bu durum, oksidatif beyin hasarının oldukça erken, hastalığın klinik safhasından da hayli önce meydana geldiğini kanıtlamaktadır. İdrar ve plazma izoprostan ölçümü belki de HKB hastaları arasında, Alzheimer tipi demansa ilerleme riski en fazla olanların belirlenmesini mümkün kılacaktır.

Oksidatif stres ve vitaminler

Yukarıda öne sürülen serbest radikal hipotezine göre, oksidatif stres AH için önemli bir risk faktörü gibi görünmektedir.

Bu nedenle A, C ve E vitaminleri ve çinko, selenyum gibi metaller, antioksidan özellikleri sayesinde AH’ye karşı korucu olabilirler.8 Hayvan çalışmalarından elde edilen veriler şimdiden ikna edicidir: örneğin, çoklu doymamış dokosaheksanoik asit, hayvan modelinde kognitif kaybı önler ve oksidatif strese bağlı hippokampal lezyonları engeller.9

İnsanlarda, E vitamini eksikliği AH hastalarında sık olarak gözlenmektedir.10 Perrig ve arkadaşları11 442 deneği (yaş ortalaması 75 yıl) 22 yıl boyunca takip etmiştir. A, C ve E vitamin seviyeleri ölçülmüş ve bu ölçümler hastanın tüm yönleriyle bellek işlevini inceleyen çeşitli testlerle değerlendirilmiş (WAIS-R, WMC, hazırlama ve serbest hatırlama) bellek performansıyla karşılaştırılmıştır. Yeterli vitamin düzeyleri ve bellek işlevlerinin korunması arasında yakın bir korelasyon vardır.

Antioksidanlardan zengin bir diyet ya da antioksidan takviyesinin AH’nin önlenmesinde kullanılabileceği akla yatkın gibi görünmektedir. Sano ve arkadaşları12 AH’li deneklere E vitamini tatbikinin (2000 IU/gün) hastalığın ilerleyişini yavaşlattığını göstermiştir.

Morris ve arkadaşları13 2889 yaşlı denek ile (yaş ortalaması 74) 1993-2000 yılları arasında (ortalama takip süresi 3.2 yıl) bir yiyecek sıklığı anketinin doldurulduğu uzunlamasına bir çalışma sürdürmüşlerdir. Kognitif çalışma 3 yıl boyunca nöropsikolojik testlerle (Doğu Boston Bellek Testi-East Boston Memory Test, MMSE ve Sembol Rakam Modalite testi- symbol Digit Modalities Test) yürütülmüştür. Kognitif performans yılda ortalama 5 standart ünite gerilemiştir. Yiyeceklerden ya da takviyelerden E vitamini alımı en yüksek olan deneklerde (üst kuintil-üst 1/5’lik dilim), en düşük kuintille (alt 1/5’lik dilim) karşılaştırıldığında kognitif kayıp oranında %36 azalma vardır ( P = 0.05). A ve C vitaminlerinin koruyucu bir etkisi var gibi görünmemektedir.

Aynı grup,14 aynı koşullar altında, çalışma başlangıcında AH’siz olan 65 yaş üstü 815 denekte, ileriye dönük olarak AH gelişimi ve A, C ve E vitaminlerinin alımı arasındaki bağlantıyı bir yiyecek sıklığı anketiyle incelemiştir. Ortalama izlem süresi 3.9 yıldır. ApoE tiplemesi yapılmıştır. AH insidansı bir nörolog ve nöropsikoloğun teşhisi ile değerlendirilmiştir (CERAD testleri kullanarak). 3.9 yılın sonunda, 131 kişi AH geliştirmiştir. Yüksek E vitamini alımı sadece ApoE4 taşımayan deneklerde düşük AH gelişimi riski ile korelasyon göstermektedir (en yüksek E vitamini alan kuintilde %4.2’lik insidansa karşın en düşük alımlı kuintilde %16.7’lik insidans, OR 0.17; Cl 0.06, 0.47). A ve C vitamini alımı AH riskinin azalması ile korelasyon göstermemiştir.

Engelhart ve arkadaşları15 ortalama 6 yıllık takip süresiyle, demanssız, 55 yaş üstü, 5395 kişiden oluşan bir popülasyonu incelemiştir. Vitamin alımı yarı-kantitatif yiyecek sıklığı anketleriyle değerlendirilmiştir. 6 yıl sonunda, 197 demans vakası, 146’sı Alzheimer tipi olmak üzere teşhis edilmiştir. Yüksek C ve E vitamini alımı, AH riskini düşürüyor gibi görünmektedir: C vitamini alımının en düşük olduğu tertil (<95 mg/günde) ve en yüksek olduğu tertil (>133 mg günde) arasında relatif risk- RR 0.66’dır (Cl 0.44, 1.00). Benzer olarak, E vitamini alımının en düşük olduğu tertil (<10.5 mg/günde) ve en yüksek tertil (>15.5 mg/günde) arasında AH geliştirme RR’i 0.57’dir ( Cl 0.35, 0.91). Bu sonuçların ApoE genotipine göre değişmediğine dikkat edilmelidir. Yazarlar, flavonoid ve beta-karotenlerin de AH’ye karşı koruyucu faktörler olarak bulunduğu sigara içenler grubunda daha fazla fayda gözlemlemiştir ama bu fayda tüm popülasyon için anlamlı değildir.

Oksidatif stres ve alkol

Bazı ekipler dikkatlerini özellikle kırmızı şarabın tannik asidlerinde bulunan fenollerin antioksidan etkileri ve bunların AH’ye karşı koruyuculuğuna yöneltmiştir.

Ortaya çıkan AH olgularının (kesin kriterlerle tanı konan) 1. ve 3. yıllarda tarandığı, 65 yaş üstü 3777 denekli prospektif bir çalışmada, Orgogozo ve arkadaşları16 günde 250-500 ml kırmızı şarap tüketenlerde, tüketmeyenlere kıyasla, AH insidansında azalma göstermiştir.

Bu sonuçlar başlangıçta demansı olmayan, 55 yaş ve üstü, 7983 denekli Rotterdam çalışması17 ile de doğrulanmıştır. 6 yıllık izlem sonrası, 147’si Alzheimer tipi olmak üzere 197 kişi demans geliştirmiştir. Orta düzeyde içki içenler (günde 1-3 kadeh), içmeyenlere kıyasla daha düşük demans riskine sahiptir (RR 0.58; Cl 0.38, 0.90). Koruyucu etki tüketilen alkol çeşidinden bağımsızdır ve AH’den çok vasküler demansa karşı daha koruyucudur.

Truelsen ve arkadaşları18 demans tanısı için önce MMSE ve puanları 24’ten düşükse de nöropsikolojik testler ve görüntüleme yapılan 65 yaş üstü 1709 gönüllüden oluşan bir popülasyonu incelemiştir. 40’ı AH olmak üzere seksen üç demans vakası teşhis edilmiştir. Katılımcılar alkol alımlarını hem nitelik hem de nicelik açısından tanımlamışlardır. Şarap tüketimi, aylık, haftalık ya da günlük olmak üzere, demansa karşı bağımsız bir koruyucu faktördür (OR 0.33; Cl 0.13, 0.86). Damıtılmış içki tüketiminin AH riskine etkide bulunmaması dikkate değerdir. Bira AH için bir risk faktörü gibi görünmektedir (aylık tüketim için OR 2.28; Cl 1.13, 4.60). Yazarlar, şarabın demans insidansını azaltabilecek maddeler içerdiği sonucunu çıkarmıştır. Bu retrospektif çalışma kanıtları açısından Rotterdam çalışmasından daha az etkilidir.

Vasküler bileşenin rolü

Kolesterol ve Alzheimer hastalığı

Kardiyovasküler risk faktörleri (hiperkolesterolemi, diyabet ve arteriyel hipertansiyon) bazı yazarlar tarafından AH için de risk faktörleri olarak gösterilmektedir. Bu bozukluklarda beslenmenin kuşkusuz önemli bir rolü vardır.

Finlandiya’da, 21 yıllık ortalama izlem süresi ile birlikte, 65-79 yaşlar arasındaki 1449 gönüllüden oluşan prospektif bir çalışmada, Kivipelto ve arkadaşları,19 diğer parametrelerle beraber başlangıç toplam kolesterol seviyesi, sistolik kan basıncı, ApoE genetik tiplemesi ve AH gelişimini incelemiştir. Elli yedi katılımcıya (%4) 11., 16., 21. ya da 26. yıllardaki izlem vizitlerinde demans tanısı konmuştur. Kırk sekizi muhtemel AH kriterlerini karşılamaktadır. 82 katılımcının (%6.1) HKB olarak sınıflandırıldığına ancak çalışmanın geri kalanında göz önünde bulundurulmadığına dikkat edilmelidir. Sonuçlar toplam kolesterol yüksekliğinin (>6.5 mmol/l) (OR 2.8; Cl 1.2, 6.7) sistolik kan basıncı yüksekliği gibi (OR 2.6; Cl 1.1, 6.6) bir AH risk faktörü olduğunu göstermiştir. İstatistiksel analizler bu risk faktörlerinin birbirinden bağımsız olduklarını göstermiştir.

Yaffe ve arkadaşları 20 kolesterol, statin kullanımı ve kognitif işlevler
arasındaki ilişkiyi, 10 farklı merkezde çalışmaya alınmış ve 4 yıl boyunca takip edilmiş, koroner kalp hastalığı olan, 80 yaşın altındaki (yaş ortalaması 71) 1037 menopoz sonrası kadında incelemiştir. Trigliserid, düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL), yüksek yoğunluk
lipoprotein (HDL) ve toplam kolesterol, çalışmanın başlangıcında ve sonunda ölçülmüştür. Çalışmanın sonunda 3MS (Modifiye edilmiş Mini Mental Durum Değerlendirmesi) uygulanmıştır: 84
puanın altında alan hastalar (>1.5 standart sapma) aşikar kognitif bozukluğa sahip şeklinde sınıflandırılmıştır. Toplam kolesterolde olduğu gibi (OR 1.77; Cl 1.06, 2.97) ayarlamaların ardından LDL kolesterolü de (OR 1.76; Cl 1.04, 2.97) kognitif bozukluk için risk faktörü olarak belirmiştir. Statinlerin kognitif bozukluğa karşı koruyucu oldukları gözükmektedir (OR 0.67; Cl 0.42, 1.05). Benzer şekilde, başlangıç LDL kolesterol düzeyleri benzer olan ve 4 yıllık dönem boyunca LDL düzeyleri azalan kadınların, artanlara kıyasla kognitif bozukluk odd oranları daha düşüktür (OR 0.61; Cl 0.36, 1.03). Bundan dolayı bu ekip, yaşlılarda LDL’yi düşürmenin kognitif bozukluğu önlemek için bir strateji olduğunu düşünmüştür.

Rotterdam çalışması (5386 hasta) ve Zutphen çalışması (576 hasta) toplam kolesterol yüksekliğinin de demans için bir risk faktörü olduğunu saptamıştır (RR 1.7; Cl 0.9, 3.2).

Güncel çalışmalardan, AH’nin önlenmesinde özellikle statin kullanılan kolesterol düşürücü tedavilerin muhtemel yararlılığını doğrulamasını beklerken, bu bağlamda beslenme tavsiyeleri de çok önemli gözükmektedir.

B grubu vitaminler ve homosistein

B grubu vitaminler ve folatların serum düzeylerindeki düşüklük ile kognitif işlevlerdeki azalma arasında bir ilişki bulunmaktadır.21,22 Biyokimyasal düzeyde, B vitaminlerinin eksikliği, metiyonin ve S-adenil- metiyonin’in (SAM) sentezinde bozukluklara yol açar. Bu iki molekül, miyelin, membran fosfolipidleri ve nörotransmiterlerin (serotonin, dopamin, noradrenalin ve asetilkolin) metabolizmasında elzemdir. B1, B6 ve B12 vitaminleri ve folatlardaki eksikliklere ilişkili beyin metabolizması bozuklukları gözlenen kognitif bozuklukları açıklayabilir.

Metiyonin ve SAM’in, B12 başta olmak üzere, yetersiz vitamin-enzim kofaktörleri alımına bağlı sentez kusurunun bir başka sonucu daha vardır. Bu da bu metabolik metilasyon yolunun yokuş yukarı ürünü olan homosistein birikimidir. Homosistein degradasyonunun ikinci bir metabolik yolu da, B6’nın sistatiyonin-sentataz’ın enzim kofaktörü olarak işe karıştığı transsülfürasyondur. Bu nedenle B grubu vitaminlerinin eksikliği, belki de vasküler endotel üzerindeki doğrudan sitotoksik etkisine bağlı olarak beyin fonksiyonlarının gerilemesinde rol oynuyor olan23 homosistein birikimine yol açar. İsveç’te 370 yaşlının yer aldığı prospektif bir çalışmada, folatlar ya da B12 serum seviyelerindeki düşük AH riskini iki katına çıkarmıştır.24

Bu konuda yürütülen en geniş kapsamlı ve uzun süreli çalışma olan, demansız 1092 deneğin (667 kadın, 425 erkek; yaş ortalaması 76) ortalama 8 yıl boyunca, her 6 ayda bir MMSE ve her yıl nöropsikolojik test bataryaları ile takip edildiği Framingham çalışmasında,25 oldukça ilginç sonuçlara rastlanmıştır. Plazma homosistein, B6, ve B12 vitaminleri ve folatların ölçümleri ile birlikte ApoE tiplemesi de yapılmıştır. İzlem sonunda, 111 hasta, 83’ü Alzheimer tipi olmak üzere demans geliştirmiştir. Sonuçlar, 14 μmol/l’ün üzerindeki plazma homosistein artışının AH için bağımsız bir risk faktörü olduğunu göstermiştir (RR 1.9; Cl 1.3, 2.8). Bununla birlikte bu ilişki kuvvetli ve orantılıdır çünkü Seshadri ve arkadaşlarının ekibi plazma homosisteinindeki 5 μmol/l’lik bir artışın AH riskini, yaş ve cinsiyet etkisi olmaksızın %40 arttırdığını (P< 0.001) saptamıştır. Buna karşın B6 ve B12 vitaminleri ve folatların serum düzeyleri bağımsız risk faktörleri olarak görünmemektedir. Böylelikle plazma homosisteinindeki artış, AH’nin gelişme ve de ilerlemesiyle anlamlı olarak ilişkilidir. 43 AH hastası ve 37 kontrolden oluşan bir çalışmada, Miller ve arkadaşları,26 hem AH’si olmayan kontrol grubu hem de demans grubunda plazma homosisteini yüksek olanların ‘vasküler’ alt grup (koroner kalp hastalığı, geçici iskemik epizodlar ya da inme) olduğunu bulmuştur. Plazma homosisteinindeki yüksekliğin sadece vasküler lezyonlarla bağlantılı olduğu, AH ile de bağlantılı olmadığı sonucuna varmışlardır. Ancak, bu mikrolezyonel vasküler bileşenin hastalığın ağırlaşmasında birincil derecede sorumlu olabileceğini de göz önünde bulundurmuşlardır. Ancak, Mcllroy ve arkadaşları27 plazma homosistein yüksekliğinin vasküler risk faktörler ve beslenme durumundan bağımsız olarak bir AH risk faktörü olduğunu bulmuştur. Bu şekilde tartışma halen sürmektedir. Rotterdam çalışması popülasyonunda, Prins ve arkadaşları28 demanssız deneklerde plazma homosistein ve kognitif performans arasındaki ilişkiyi incelemiştir. 1077 denekte, plazma homosistein yüksekliği, en yüksek kuintil (>14 μmol/l) ve en düşük kuintil (<8.5 μmol/l) içindeki hastalar arasında psikomotor yetenekler (-0.26; Cl-0.37, -0.14), bellek (-0.13; Cl -0.27,0.01) ve genel kognitif işlevlerle (-0.20; Cl -0.30, -0.11) ilgili nöropsikolojik testlerdeki düşük skorlar ile korelasyon göstermektedir.

Ayrıca, McCaddon ve arkadaşları’nın29 B12 vitamininin bugün var olan farmasötik formlarının (adenosiyalokobalamin ve metilkobalamin) biyokimyasal nedenler yüzünden oksidatif strese maruz kalmış nöronlar tarafından metabolize edilemediğini doğrulayan bir makalesi de dikkate değerdir. Bu nedenle bu vitaminlerin işe yaramaları için ayrımlaştırmaları gereklidir .

Biraz önce bahsedilen mekanizmalarla hiçbir asli bağlantısı olmasa da, kahve ile ilgili bir çalışma hayret uyandıracak sonuçlar vermiştir. Psikostimülan özellikleriyle bilinen kafeinin, kronik tüketicilerde kognitif işlevler üzerine uzun dönemli yararlı etkileri olabilir. Bu durum, Johnson-Kozlow ve arkadaşları’nın30 1628 kişilik (890 kadın, 638 erkek; yaş ortalaması 73) retrospektif çalışması ile ortaya konmuştur. Kahve tüketimleri bir anketle değerlendirilmiştir. Kognitif işlevler 12 standardize testten oluşan bir batarya ile değerlendirilmiştir. Ayarlamaların ardından, (sadece) çok kahve içen kadınlar, 12 testin altısında anlamlı olarak daha iyi performans göstermiştir (P < 0.05). Kahve kafein içermediğinde ise (dekafainize), sonuçlar olumlu değildir. Bu sonuçlara ihtiyat kaydı ile yaklaşılmalıdır. Sonuç olarak, bu hipotezleri geçerli kılmayı amaçlayan geniş girişim çalışmaları düzenlemenin tam zamanıdır. HKB’de E vitamini ve Ginkgo biloba özü (EgB 761) ile ilgili bazı çalışmalar ABD ve Avrupa’da hali hazırda yürütülmektedir. Diğerleri ise hazırlık aşamasındadır. Bu gibi çalışmalar oldukça ağır ve maliyetli olabilir ama AH gibi yıkıcı bir hastalık ile karşı karşıya kaldığımız sürece vazgeçilmez gibi durmaktadır; eğer beslenme önlemlerinin umduğumuz etkiye sahip oldukları saptanırsa, modern sağlık sistemlerinin peşinde koştuğu önleyicilik hedefine uyacak şekilde genel kullanıma geçirilecektir. Bunun ardından kardiovasküler hastalık riski taşıyanlara önerilen beslenme tavsiyelerininki gibi benzer bir politika da tasarlanabilir. Tablo 11.1 Alzheimer hastalığında beslenme önlemleri ile ilgili 2002 yılının en önemli çalışmaları Johnson- Kozlov ve arkadaşları3 1037 denek, yaş ort. 73 Kadınlarda yaşam boyu kahve tüketimi yüksekliği daha iyi kognitif performansla ilişkilidir. Truelsen ve arkadaşları18 1709 denek (>65 yaş)
orta düzeyde haftalık alkol alımının demans riski üzerine anlamlı bir etkisi yoktur. Aylık ve haftalık şarap alımı demans riskinde azalma ile anlamlı olarak ilişkilidir.

Ruitenberg ve arkadaşları17
7983 denek (>55 yaş)
hafif-orta düzeyde içki içme (günde bir ile üç kadeh arası) herhangi bir demansın riskindeki azalma ile ilişkilidir. Etki alkol çeşidinden bağımsız gibi gözükmektedir

Engelhart ve arkadaşları15
5395 denek (>55 yaş)
Diyetle bol miktarda Vitamin C ve E’ alımı AH riskini azaltabilir.

Morris ve arkadaşları13
2889 denek (yaş ortalaması 74)
Gıdalar veya takviyelerle alınan E vitamini, daha hafif yaşa bağlı kognitif gerileme ile ilişkilidir.

Morris ve arkadaşları14
815 denek (>65 yaş)
Bu çalışma gıdalardan alınan E vitamininin AH riskindeki azalma ile ilişkili olabileceğini ama diğer antioksidanların ilişkili olmadığını düşündürtmektedir. Beklenmedik bir şekilde, bu ilişki sadece ApoE4 alleli olmayanlarda gözlenmiştir.

Prins ve arkadaşları28
1077 denek ( 60-90 yaş arası)
Total serum homosistein seviyelerindeki artış, demansız yaşlı kişilerde kognitif performansta azalma ile ilişkilidir ve bu ilişki en fazla psikomotor hız için belirgindir.

Seshadri ve arkadaşları25
1092 denek (yaş ortalaması 76)
Plazma homosistein seviyesindeki artış, demans ve AH gelişimi için güçlü ve bağımsız bir risk faktörüdür.

Luchsinger ve arkadaşları2
980 denek (yaş ortalaması 75.3 )
Fazla kalori ve yağ alımı, ApoE4 alleli taşıyanlarda daha yüksek AH riski ile ilişkili olabilir.

Bu bölüm, Türkçesi CSA yayincilik tarafindan çıkarılmış olan “alzheimer disorder and associated diseases” 2004 yıllığından alınmıştır.

Oliver Guerin ve Bruno Vellas

Sizin İçin Seçtiklerimiz