Odasından Çıkmayan Çocuklar
Ailelerin, çocuklarına uygulayacakları ödel ve ceza konusunda bilgili ve tutarlı olmaları gerekiyor. Örneğin, ceza olarak odasına gönderilen çocuk, ileriki yaşlarda her sıkıntıda kendisini odasına kapatma duygusu içine girebilir. Uzmanlar, çocukların kendine ait dünyasını kurma adına kapandığı odasına ailelerin müdahalesi anında krizler yaşandığını kaydediyorlar. Çocuklar, bu alanı sorumluluk çerçevesinde kullanmalı.Gençlik, hayatın duygulara endeksli olduğu, acıların da sevinçlerin de uç noktalarda yaşandığı bir çağ. Öyle ki kimse o dönemleri yıllar önce geride bırakmış birçok yetişkin gençleri anlamaz, kalbine ulaşamaz. Hayatın başındaki genç birey, yaşadığı sıkıntıları, üzüntüleri hayatın en büyük dertleri arasında gördüğü için kimsenin başına onunki gibi bir üzüntü gelmediğini, dünyanın en yalnız, en mutsuz insanının kendisi olduğunu düşünür çoğu zaman. Bu duygular içindeki gencin sığınacağı tek liman ise odasıdır. Dışarının tüm kalabalığına rağmen odası genci bağrına basar, orada çok mutlu ve bir o kadar da özgürdür. Bu dokunulmaz sahaya kolay kolay ne kimseyi almak ister ne de oradan çıkmak? Anne-baba ise bu durumdan şikâyetçidir. ‘Bizimle hiç vakit geçirmiyor, sürekli odasında, ne yapıyor orada?’ serzenişleri içindedir. Oysaki çocuk yaşlarda sürekli odasına yönlendirilmiş, gönderilmiş genç, ileriki yaşlarda otomatik refleks olarak kendisini kolayca dört duvar arasına kapatabiliyor. Uzmanlara göre anne-babanın ‘Hadi bakalım odana!’, ‘Git odanda oyna!’ gibi söz ve uygulamalar çocuğu ileriki yaşlarda yalnız kalmaya teşvik ediyor.
TÜM OTORİTEYİ ÇOCUKLARA BIRAKMAYIN
Prens ve prensesler büyüyünce narsist oluyor!

Bazı anne-babalar, günlük yeme-içme, giyim-kuşamdan öte eve alınacak mobilyanın renginden arabanın markasına kadar küçük çocuklarına soruyor. Ebeveynler, çocuklarına prens ve prenses muamelesi yapıyor ve onların onayını almanın ‘iyi bir anne-baba rolü’ olduğuna inanıyor. Halbuki bu tavırlar çocuğa öz saygı kazandırmadığı gibi geleceğin kibirli, sorumsuz, öfkeli, kıskanç kişilerini yetiştirmekten öte geçmiyor.
Yazının Tamamı…
YALNIZLIK DUYGUSU SAĞLIĞI BOZUYOR
Modern toplumları derinden etkileyen içe dönük, iş ile ev arasında sıkışmış, insanî ilişkilerden kopmuş, arkadaşlığın, komşuluğun, aile içi ilişkilerin dışında kalmış olan bireylerin oluşturduğu toplumları ciddi bi tehlike beklemektedir. Yalnızlık. Psikiyatri Uzmanı Dr. Barış Önen Ünsalver, yalnızlık hissinin mutsuzluk ve umutsuzluğu getireceğini ve bedenimize de zarar vereceğini söylüyor. Prof. Dr. Ali Köse ise ailelere, akşam gezmelerine çocuklarını da götürmeleri tavsiyesinde bulunuyor.
Modern hayat, çalışma hayatının yoğunluğu ve maddi kazancın ön plana çıkması beraberinde manevi buhranları da getirdi. Toplumumuzda geniş ailelerin yerini artık çekirdek aileler aldı. Giderek daralan aile yapımız, aile bireylerinin de kabuğuna çekilip kendi alanlarını korumaya başlamasına sebep oldu. Bu durum bir gerçeği de karşımıza çıkardı: Yalnızlık. Uzmanlar, çalışma hayatının ağırlaşmasının insanların sürekli ilişkilerini ihmal etmesine neden olduğunu vurguluyor ve bu durumdan en çok çocukların etkilendiğini söylüyor.
Memory Center Nöropsikiyatri Mer-kezi’nden Psikiyatri Uzmanı Dr. Barış Önen Ünsalver, kendini yalnız hisseden kişilerin olayların olumsuz yönlerini gördüklerini belirtiyor. Yalnızlık psikolojisiyle sıkıntıların olduğundan daha şiddetli hissedileceğini ifade eden Ünsalver, “Yalnızlığı hissetmek, beraberinde mutsuzluk ve umutsuzluğu da getirir. Kendini yalnız hisseden kişi karamsarlaşır, sorunlar karşısında çaresiz hissedebilir. Yardıma ihtiyacı olsa da yardım istemeyebilir.” diyor. Yalnızlığın zamanla beyin ve beden işlevlerinde de bozulmaya neden olacağının altını çizen Ünsalver, yalnızlığın toplum olarak kısıtlamaya ve gerilemeye neden olacağını dile getiriyor. “Acı ve üzüntülerin paylaşarak azalacağını herkes bilir.” diyen Ünsalver, kişinin kendini yalnız hissettiğinde içine girdiği ruh halini ise “Yeni bir şey öğrenmek, olaylara farklı açılardan bakmak güçleşir. Kişi kendi doğrularına sıkı sıkıya kenetlenir. Bu ise insanları uzaklaştırarak ya da yakınlaşmalarını engelleyerek daha da yalnızlığa iter.” şeklinde tarif ediyor. Ünsalver, bu ruh halinden sıyrılmak için şu önerilerde bulunuyor: “Bizler sosyal varlıklar olduğumuz için kendimizi iyi ya da kötü hissederken ötekilerle karşılaştırma yaparız. Bu doğal bir tepkidir. Başkalarıyla karşılaştırma sayesinde aslında bazı şeylere çok fazla gerek olmadığını ya da kendimizde sorunlu olduğunu düşündüğümüz bir özelliğin sıradan bir özellik olduğunu fark edebiliriz.”
Akşam gezmelerine çocuklarınızı da götürün
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi din psikolojisi öğretim üyesi Prof. Dr. Ali Köse, makineleşmenin ve bireyselleşmenin toplumu yalnızlaştırdığını söylüyor. Yalnızlaşmanın, modern toplumların, endüstrileşmiş toplumların en önemli sosyal meselesi olduğunu belirten Köse, bu durumu “anomi” ifadesiyle açıklıyor. “Çocuklarımız gün gelecek ‘En yakın arkadaşınız kim?’ sorusuna ‘internet’ cevabını verecek.” diyen Köse, evine ADSL almadığını ve çocuklarına bilgisayar oyunları oynatmadığını dile getiriyor. Akşamları ev gezmelerine çocuklarını mutlaka götürdüğünü söyleyen Köse, ailelerin düştüğü hatayı şöyle anlatıyor: “Çocuklar annesinin, babasının arkadaşlarını bilsinler, farklı insanlar tanısınlar. Ama bazı ailelere bakıyorum; anne baba televizyon seyrediyor, çocuklar diğer odada bilgisayarın başında. Çocuklar eve gelen misafire ‘hoş geldiniz’ bile demiyor. Çocukların anne-baba ile ilişkileri sınırlı. Birlikte bir şey yapma zevkini, birbirine ait olma hissini çoktan kaybetmişler.” Ali Köse, ailelerin çocuklarını en pahalı okullarda okutmakla övündüklerini, ama çocukları bir problem yaşadığı zaman kendilerine açılmak yerine okuldaki psikoloğa gittiklerini ifade ediyor. Çocukların kendilerince bir Güzin Abla aramasının yanlışlığına işaret eden Köse şu gerçeğe dikkat çekiyor: “Neden anne babalarını tercih etmiyorlar? Çünkü anne-babaları onlar için çok uzakta.”
Amerikan hikâyesi artık bizim hikâyemiz
Prof. Dr. Ali Köse, yıllar önce duyduğu bir Amerikan hikâyesinin şimdilerde bizim hikâyemiz olduğunu söylüyor. Köse, çocukların yalnızlığını özetleyen şu hikâyeyi aktarıyor: “Baba akşam eve gelir. Çocuk sorar, ‘Baba sen saatte kaç para kazanıyorsun?’ diye. Babası ‘Git başımdan, ne yapacaksın ne kadar kazandığımı, hem dişlerini fırçala da yat sen bakayım, vakit geç oldu!’ diye çıkışır. Çocuk çaresiz boyun büker ve yatağı boylar. Biraz sonra baba pişman olur, ‘Gidip şunun gönlünü alayım’ diyerek çocuğun yanına gider. ‘Peki’ der, ‘Madem merak ettin bir saatte kaç para kazandığımı, o halde söyleyeyim: 20 dolar kazanıyorum.’ Çocuk, yastığının altından 10 dolar çıkarır, babasına uzatır ve ‘Benimle yarım saat oynar mısın?’ diye sorar. Yıllar önce bu hikâyeyi duyduğumda, ‘Evet bu bir Amerikan hikâyesi.’ demiştim. Ama artık şimdilerde ‘bizim hikâyemiz’ diyebiliyorum.”
ÇOCUKTA SORUMLULUK
ÇOCUKTA SORUMLULUK DUYGUSUNU GELİŞTİRME
Aileler genelde çocuklarını şikayet ettiklerinde; ders çalışmıyor, sorumluluk alamıyor, söylediklerimizin tersini yapıyor gibi ifadeleri kullanırlar.
Sorumluluk duygusu eğitimle birlikte anne baba tutumuyla kazanılır. 13-4 yaşındaki bir çocuğun sorumluluklarını yerine getirebilmesi için 3 yaşında iken yaşına uygun sorumlulukları yapmaya alıştırılmış olması gerekir. Küçüklükten itibaren her istediği sorgulanmadan karşılanan, isteklerini erteleyemeyen, onun adına anne babası düşünen, kendi adına karar veremeyen, bağımsızlaşamamış, kendine güvenmeyen ve kendini yönetemeyen çocukların sorumluluk duygusunun gelişmesi pek mümkün değildir.
15 yaşındaki çocuk ödevlerini yapmadığı gibi devamsızlıktan sınıfta kalma sınırına gelmişti. Ailesi devamlı bilgisayarda oyun oynamasından ve vazifelerini yapmamasından şikâyetçiydi. Gencin küçüklükten beri kendi kararlarını kendisinin vermesine izin verilmediğini, neyi, ne şekilde yapması gerektiğini hep başkaları tarafından belirlendiğini, kendisine seçme ve tercihte bulunma hakkı tanınmadığını ve devamlı büyükleri tarafından uyarıldığını, kontrol edildiğini gördüm. Çocuk hiçbir zaman kendi hayatının başrolünü kendi oynayamamış, başkalarının yazdığı senaryonun aktörlüğünü yapmak zorunda kalmıştı.
Bazı anne-babalar çocuğunun peşinde pervane oluyor, çocuğunun her gereksinimini, isteğini anında karşılıyor, çocuklarını koruma güdüleriyle şefkat dengesini ayarlayamıyorlar. Bu durumda çocuklar yapamayacağına inanıyor ya da yapabilse bile yapmamayı tercih ediyor. Sorumluluk duygusunun gelişebilmesinin 2 koşulu vardır: Birincisi çocuğun özgüveninin geliştirilmesi, ikincisi ise çocuğun ego kapasitesinin geliştirilmesidir.
Özellikle 2-4 yaş arası dönem önemlidir. Bu dönem çocuğun anneden ayrışma ve bağımsızlaşma dönemidir. Bu dönemde çocuk hem anneden ayrışmak ister hem de anneyi kaybetmekten korkar. Anne, çocuğunun kendinden uzaklaşma girişimlerine izin verir ve çocuğun kendini bıraktığı yerde bulmasını sağlarsa çocuğun bağımsızlaşmasına katkıda bulunmuş olur. Yine bu dönemde çocuk bir şeyi hem yapmak ister hem yapmak istemez, anne çocuğunu yatıştırmayı başarır ve ne yapmak istiyorsa onu yapmasına fırsat verirse çocuğun hayatı keşfetme ve girişimde bulunmayı öğrenerek egosu güçlenmiş olur. Tuvalet alışkanlığını edinirken bunun çocuğun başarısı olduğu hissini çocuğa yaşatması çocuğun egosunu güçlendiren başka bir durumdur.
Çocuğun yemeğini dökerek de olsa kendisinin yemesi sağlanmalı, kendini, çevreyi, hayatı keşfetmeye dair atılımları engellenmemeli, bilakis yeni ve farklı girişimlerde bulunması teşvik edilmeli, deneme yanılmalar yaşaması sağlanmalıdır. Çocuğa hata yapma hakkı tanınmıyorsa, kusursuz olma yüklemesi yapılıyorsa, neyi, ne zaman, ne şekilde yapacağı sürekli söyleniyorsa çocuk suçlanmamak için ya da hata yapmaktan korktuğu için hiçbir şey yapmamayı tercih eder. Tam aksine çocuk hata yaparak, deneyip yanılarak doğruları öğrenirse bu doğrular anne-babasının değil kendi doğruları olur. Bilinmelidir ki insan kendi doğrularının arkasında durur.
Aşırı koruyucu, hataları örten olmayın
Aile çocuğun açıklarını kendi kapatmaya çalışır ya da davranışlarının bedelini kendisinin ödemesi engellenirse çocuk olgunlaşamaz, kendine güvenemez ve sorumsuz olur. Sorumsuz bir insan da okul, iş ve evlilik hayatında sorunlar yaşamaya mahkûmdur. Çocuğun yaşına uygun sorumluluk verilmesi çok önemlidir. Başarabileceği sorumluluğu almış bir çocuk hem kendine inanmaya hem de vazifelerini yapabilmeye koşullanmış olur.
FROSTİG GELİŞİMSEL GÖRSEL ALGI TESTİ ve GÖRSEL ALGI EĞİTİM PROGRAMI
Frostig Gelişimsel Görsel Algı Testi
Görsel algı kavramı, görsel uyaranları tanıma, ayırt etme ve daha önceki deneyimlerle ilişkili olarak yorumlama yeteneğidir. Görsel algı sadece iyi görme yeteneği değildir. Bir görsel uyaranın yorumu göz ile değil beyinde olmaktadır. Görsel algılama hemen her davranışımızda bulunmaktadır. Görsel algılamadaki yetenekleri sayesinde çocuklar okumayı, yazmayı, aritmetik yapmayı ve okuldaki başarıları için gerekli olan tüm diğer becerileri öğrenmektedirler.
Görsel algı gelişimini değerlendirmeye yönelik ve dünyada sıklıkla kullanılan testlerden biri Frostig Görsel Algı Testidir.Bu test Dr.Marianne Frostig tarafından 1963 yılında geliştirilmiş, görsel algılamayı saptamaya yönelik bir performans testidir.
Yazının Tamamı…
B vitamini Şart
HAFIZANIZI KORUMAK İÇİN DÜZENLİ B VİTAMİNİ ALIN
İnsanlığın önünde çözüm bekleyen en önemli saplık sorunlarından biri olan alzheimer için çalışmalar tüm dünyada sürüyor. Bu çalışmaların bir de İngiltere’de yapılmış ve ilginç sonuçlar alınmış. Ntvmsnbc kaynaklı babere göre araştırma, alzheimer gibi hastalıkların yüzde 50 oranında yavaşlatılmasının, hatta durdurulmasının B vitaminiyle mümkün olabileceğini savunuyor.
Yaşlılılarda görülen en önemli hastalıklardan birisi alzheimer hastalığı. Alzheimer, demans (bunama) gibi sorunlarla başetmenin nedenli güç olduğu biliniyor. Bu nedenle İngiltere’de yapılan bu son araştırma, başta alzheimer olmak üzere yaşlılıkla gelen bunama için umut ışığı oldu.
Yazının Tamamı…